Bir dönem “Olacak O Kadar” ile gönüllerde taht kuran Levent Kırca, açtı ağzını yumdu gözünü… Sanat camiasından birçok ismi topa tutan usta oyuncu, Sezen Aksu’yu hükümeti desteklediği, Sinan Çetin’i Çankaya’dan çıkmadığı, Cem Yılmaz’ı sosyal mesaj vermediği için eleştirdi. Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğini de söyleyen Kırca, arkadaşımız Sema Sezen’in sorularını içtenlikle yanıtladı. Devamı
RÖPORTAJ
“Ata kaplanımı aldı, Morgül şahit”
Ünlü komedyen Yavuz Seçkin her ne kadar Avrupa Yakası’ndaki kankası Ata Demirer’in, “Berlin Kaplanı” karakterini kendisinin “Das Borak Kreuzberg Kaplanı” tiplemesinden yürütmesine odaklanmış olsa da, yeni projeleri, Cem Yılmaz, Hürrem Sultan konularında JÖNTÜRK’e konuştu. İşte arkadaşımız Sema Sezen’in Yavuz Seçkin’e soruları ve aldığı yanıtlar:
Das Borak Kreuzberg Kaplanı şu anda ne yapıyor? Hayranları ile hala iletişim kuruyor mu?
Das Borak’ın, 3-4 senede gizli gizli bir hayran kitlesi oluşmuş. Enteresandır, bazıları Das Borak’ı benden daha iyi tanıyor. Sözlerini, bakışlarını, şarkılarını çok iyi biliyorlar. Bir pop starmış gibi fanları var. Daha önce televizyondaydı ama şu an hayranları internetten takip ediyorlar. ‘’Das Borak Fun’’ adında bir sayfa açtık. Orada gerçek fanları var. Ben de onlarla Yavuz Seçkin olarak değil, Das Borak olarak yazışıyorum. Das Borak’ın kelimelerini kullanıyorum. Sanal bir karakterin, gerçekmiş gibi algılanması çok da keyifli oluyor.
Das Borak Kreuzberg Kaplanı’nın sinema filmi çekilecekti ama Ata Demirer’in sizden önce davranmasıyla bazı tatsız durumlar oldu. Şu an bir gelişme var mı?
Bu konuda son kez size konuşacağım çünkü artık hakkımı hukuki yollardan arayacağım. Haklı veya haksız çıkarız, buna yargı karar verecek. Ayrıca ben bunu gündeme getirdikçe karşı taraf için de gizliden bir reklam oluyor. Hakkımı ararken bir yandan da bakıyorsunuz ki, ister istemez karşı tarafın lehine bir şeyler gelişiyor. Bir taraf can çekişirken, öbür tarafın da reklamı oluyor. Dolayısıyla ben böyle bir şeyin içerisinde olmak istemiyorum.
Peki bu durumda Das Borak filmi çekilecek mi?
Das Borak sakatlandı. Das Borak 4 yıldır ölmedi ama bu hamle ile yoğun bakıma alındı. Biz 4 sene içerisinde 3 tane senaryo yazdık ama bu senaryolar bir şekilde hayata geçemedi. En son bir tane daha senaryo yazdık, bu olaydan sonra yine sakatlandı. Şu an mevcut olan yapımcı da haklı olarak ‘’birinin adı Kreuzberg kaplanı, öbürünün adı Berlin kaplanı, filmin ismini değiştirelim’’ diyor. Benim yaptığım ‘’Kaplan’’ ilkti diyorsunuz ama yapımcı doğru mantık yürütüyor. Çünkü ister istemez biri diğerinin kopyası olacak. Bir filmin bir filme benzemesini kimse istemez. Bana göre bu benzerlik konusunda halk kararını verdi. Benim için önemli olan budur. Ayrıca böyle bir şeyin yaşanmış olmamasını çok isterdim. Çünkü her iki taraf da aşınıyor. Bunlar hoş şeyler değil. Keşke kimse kimsenin işine engel olmasaydı. En son yapımcıyla bekleme kararı aldık. Olay sonuçlanana kadar da bu konuda herhangi bir hamle yapmayacağız.
Ata Demirer, Das Borak Kreuzberg Kaplanı sinema filmi projenizi biliyor muydu?
Tabii ki biliyordu. Bilmemesi mümkün değil. Bu konuda ‘’Google’a Das Borak yazdım ama Kreuzberg Kaplanı çıkmadı’’ demiş. Çıkmadıysa demek senin Google’da bir problem var veya kullandığın Google standart değil. Komedyen olduğu için herhalde bunun şakasını yaptı. Ben öyle algıladım. ‘’Çekirdek kadar benzemiyor’’ muş. Senaryo zaten çekirdekten gelişiyor. İşin çekirdeğini alırsan, hikayeyi istediğin gibi yorumlarsın zaten, önemli olan çekirdektir. Hem Kaplan hem Almanya’da yaşayan, Alman aksanı ile konuşan bir Türk, hem de dövüşçü. Geriye pek bir şey kalmıyor. Benim karakterimin özü alınmış oldu. Bir de ‘’Yavuz keşke beni arasaydı’’ diyor. Ben niye arayayım ki? Ben Das Borak olarak burada oturuyorum zaten. Sen benim üzerime basarak bir şey yapmışsın, esas senin beni arayıp ‘’ya pardon’’ demen lazımdı. Bu konuda tribe girip, kendini kasarsan, ben aramam. ‘’O beni arasın’’ demek durumunda değilsin. Çünkü zaten mevcut olan bir şeyin üzerine basmış durumdasın. Artık bunların da bir anlamı kalmadı. Bundan sonra hiçbir şey önemli değil, olan oldu.
Ata Demirer’in bu filmi çekeceğini ilk nasıl öğrendiniz?
İlk gazeteden öğrendim. Ata Demirer ‘’Berlin Kaplanı’’ yazıyordu. Kaplan esprisi, bizim karaterimizle özdeşleşmiş bir espridir. Das Borak’ın hem arabası kaplandır, hem de kendisi kaplanla özdeşleşmiş, hayvani bir pop stardır. Das Borak karakterinden ‘’Kaplan hayvanı’’ nı çıkarırsak, o çektiğimiz klipleri, yapmış olduğumuz masrafları da atmış olmamız gerekiyor. Das Borak’ı Kreuzberg Kaplanı iken Kreuzbek Davşanı yapamam. 4 sene boyunca öyle klipler çekmişim, öyle özdeşleştirmişim. Ben değiştiremem ama O değiştirebilirdi. Dolayısıyla ben gazetede haberi okurken ‘’kaplan’’ esprisini görünce ‘’eyvah’’ dedim. Hatta ‘’eyvah eyvah’’ dedim. Acaba ben de ‘’imdat imdat’’ diye bir film çekersem yer mi?
Das Borak Kreuzberg Kaplanı sinema filminde Borak’ın karate hocası karakteri için, Yılmaz Morgül’le anlaşmışsınız. Bu iş iptal olduğunda Yılmaz Morgül ne dedi?
Yılmaz da benim söylediklerimin aynısını söyledi. Bu olaydan sonra Yılmaz’ı aradım. Ben daha bir kelime söylemeden, Yılmaz bana ‘’nasıl oldu bu iş’’ dedi. Yılmaz’a bu işin hukuki durumundan bahsettiğimde de ‘’Ben de şahit olurum’’ dedi. Benim için de iyi bir şahittir. Yılmaz çok da delikanlı biridir. Bu olay olduğunda, benim Yılmaz’dan öyle bir beklentim vardı ama çok daha fazla yanımda olduğunu hissettirdi. Yiğidi öldür, hakkını yeme derler. Bunu bir tek ben görmüyorum. Çok daha önceden Fida film ile bu işi çekecekken, Yılmaz Morgül’le Borak’ın dövüş hocası karakterini oynaması için konuşmuştuk. Filmde Yılmaz, Borak’a karate, aikido, boks gibi her türlü dövüşü öğretecekti. Hikayede Borak’ın pop star oluncaya kadar olan hayatı hep kavgalarla geçiyordu. Çok kavgacı ve sürekli başını belaya sokan bir karakterdi. Borak’ın üzerinden kavgacı kimliğini çıkarırsak, Borak başka bir karakter oluyor. Ben yine de projemin bir şekilde olmasını isterim.
Avrupa Yakası dizisinde, senelerce beraber çalıştığınız ortak arkadaşlarınız bu konuda hiç yorum yapıyor mu?
Avrupa Yakası dizisi oyuncularıyla çok fazla görüşemiyorum. Veysel Diker ve Evrim Akın’la daha sık görüşme fırsatım oluyor. Zaten Avrupa Yakası dizisindeki arkadaşlarımın adının, bu nahoş durumla anılmasını istemem ama onların da haberi vardı. Sette ben herkese anlatıyordum. Das Borak için çok heyecanlıydım, arkadaşlara danışıyordum çünkü hepsi çok kalifiye ve iyi oyunculardı. Ama kimseye de hatırlıyor musunuz, böyle bir şey vardı demem.
Eğer Das Borak sinema filmi projesi olursa, filmde İsmail YK da olur mu?
İsmail YK zaten vardı. Bizim konuk oyuncumuzdu. Bu proje için İsmail ve kardeşi sevgili Fatih’le defalarca konuşmuştuk. İsmail’in olmasını zaten çok isterim, çok da severim. Bu projeden onların da haberi vardı.
Das Borak’ın sinema filmi için dansçı aradığınızı da söylemişsiniz. Hala arıyor musunuz?
Evet, sizin aracılığınızla da bunu iletmek istiyorum. Dansçı adayları için kadın, erkek, çocuk fark etmez. Özellikle de Borak’a benzeyen esmer ve benim gibi balık etli, profesyonel veya amatör, dansla uğraşan arkadaşlarımızın bana ulaşmasını bekliyorum. Yavuz Seçkin fan, Yavuz Seçkin Facebook sayfası, yavuzunminibusu@gmail.com adreslerinden bana ulaşabilirler.
Kuklalarla ilgili projenizden bahseder misiniz?
Bu proje 1 yıldır var. Kolay olmuyor, her ay 1 tane veya 2 tane kukla yaptık. Şu anda 20 tane oldu. İsmine ‘’Siyular’’ (Kızılderili kabilesi) dedik. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer misali hemen marka tescilini aldık. Her kuklayı ayrı ayrı tescil ettirdik. Hepsi benim evladım gibi oldu. Tabii ki maddi bedeli de biraz külfetli oldu. Şimdi proje aşamasındayız. Çok acele etmeden, kaliteli bir iş çıkarmayı düşünüyoruz. Belki 2012 şubat- mart aylarında ufak videolarla tanıtıp, karakterleri oturduktan sonra program yapabiliriz. İnşaallah birisi çıkıp benzer bir iş yapmaz. Medyada paylaşıldığı için, benim projemi alıp bir benzerini yapmazlar diye düşünüyorum. İşin mutfağı tamamen bana ait. Yazar arayışımız var. İyi bir yazar ekibiyle yola çıkarsak, iyi bir iş yapabiliriz. Eğer işi oturtursak belki sinemaya da aktarabiliriz.
Cem Yılmaz’ın kulisine çıkarken, asansörde Meryem Uzerli de varmış. Hiç aranızda sözlü diyalog geçti mi?
Eşim, Meryem Uzerli’ye ‘’Yavuz sizin taklidinizi çok güzel yapıyor’’ dedi. O da ‘’aa inanmıyovum, geeyçekten mi, nasıl yapıyovu’’ (Yavuz Seçkin taklitte…) derken, birden asansör durdu. Meryem Uzerli korktu, gözbebekleri büyüdü. Herhalde fobisi vardı. Hatta eşime dönüp ‘’Kesin Pargalı’nın ahı tuttu’’ dedim. Daha sonra asansör çalıştı ve çıktık. Ama Meryem Uzerli asansörden inmedi, korkudan asansörden resmen atladı.
Meryem Uzerli hakkında ilk izleniminiz ne oldu?
Meryem Uzerli’nin iyi bir kalbe sahip olduğu, yüzünden okunabiliyordu. Benim zaten işim, insanların mimiklerini çözmek biliyorsunuz. Meryem Uzerli’nin kolay kolay da değişeceğini sanmıyorum. Biz de kendisini çok seviyoruz.
Cem Yılmaz kulisinde neler konuşuldu?
Kuliste sanatçıyı çok tutamazsınız zaten yorgundur. Cem’i tebrik ettik ve genel konuştuk. Benim tiplemelerimden, Mahsun Kırmızıgül tiplememi sevdiğini söyledi. Hatta yeri gelmişken O’na kısa bir Ahmet Çakar taklidi yaptım. Ben Cem Yılmaz’ın gösterilerinde çok eğleniyorum çünkü çok zeki bir adam. Zeka ile şakayı çok iyi sentezlebilen, iyi bir komedyen. Numune diyelim. Bir benzeri daha yok.
Doğuş’un saksı pozlarından sonra ‘’ Doğuş saksıları tezgahlarda’’ esprisi yapmışsınız. Yeni bir ticari sektör mü oluşmaya başladı dersiniz?
Her ünlü, kendi adıyla özdeşleşen bir marka isteyebilir. Doğuş, bir botanik bahçesi, bir çiçekçi açabilir veya saksı üretimi yapabilir. Bunu ticari düşümek lazım. Tabii eğleniyorum ve sosyal sitelerdeki böyle atraksiyonların şaka olarak algılanması gerektiğine inanıyorum.
‘’Kontörella Rumuz Basen’’ tiplemeniz de çok tuttu. Heidi’nin de büyümüş ve kel olmayan bir koca arayışı hafızamda kalmış. Bu karakterleri nasıl yakaladınız?
Ailem, 3 erkek çocuktan sonra, benim kız çocuğu olarak dünyaya gelmemi beklemişler. Annem ‘’eğer kız olsaymışsın, hakikaten güzel bir kız olurmuşsun’’ diyor. Eğer kız çocuk olarak dünyaya gelseydim, herhalde cazgır bir kadın olurdum. Ama iyi bir kadın komedyen olabilirdim. Hatta şu anki kariyerimden daha iyi bir yerde olabilirdim.
“Görücü usulüyle evlenmek istiyorum”
Türk Hafif Müziği’nin duayenlerinden Atilla Atasoy, geçmişi, bugünü ve geleceği ile ilgili çok özel bilgileri JÖNTÜRK’le paylaştı. Kendisini Aysel Gürel’in bozduğunu belirten Atasoy, Nilgün Belgün’e olan aşkı sayesinde de çok ekmek yediğini söyledi. İşte arkadaşımız Sema Sezen’in Atilla Atasoy ile yaptığı söyleşi:
1975 senesinde ilk Örovizyon şarkı yarışması için, ‘’Dilenci’’ adlı parçanızla seçmelerde ikinci olmuşsunuz. O dönemlerde Örovizyon atmosferi nasıldı?
1974 yılında, sanatçıların besteleri gruplar halinde TRT’de yayınlanmaya başladı. Halk, posta çekleri ile oy kullandı. Örovizyon seçmeleri sayesinde, Türkiye çok önemli besteciler ve şarkıcılar kazandı. Zaten Türkiye’de pop müziğinin patlama yıllarıydı. Bizim için yarışma, çok önemli ve heyecan vericiydi. Ben henüz Eczacılık talebesiydim ve yarışmacı arkadaşlara, boğaz pastili dağıtmıştım. Tek bir marka vardı, o da ağızda yeşil renk bırakıyordu. Öyle çok yemişiz ki hepimizin ağzı yeşildi. Dikkat ederseniz görüntülerde şarkıcıların ağızları hep yeşil renkteydi.
Bu sene Örovizyon için, 5 şarkıcı belirlenmiş. Sizce, bizi kim temsil etmeli?
Ben Hande Yener’in katılması taraftarıyım. Şebnem Ferah zaten katılmaz. Atiye’de çok yetenekli ve batılı kaynaklı ama Hande Yener bu konuda daha hevesli, iştahlı görünüyor. Her sene bir rock grubu göndermemizin bir alemi yok. Bir şey tutunca illa suyunu çıkarıyoruz. Dolayısıyla içimdeki ses ‘’Hande Yener’’ diyor.
1975 senesinde, dilenci kılığına girdiğiniz bir fotoğraf var?
Ses dergisinde çok sevdiğim bir muhabir arkadaşım vardı. Böyle bir çılgınlık yapalım dedi. Ben de Ankara-Kızılay meydanında, dilenci kılığına girip, dilenmeye başladım. Zabıta geldi, kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. O sırada diğer arkadaşlar yanımıza geldiler. Ben de şapkamı çıkardıktan sonra zaten zabıta beni tanıdı. Çok gülmüştük.
Ünlü bir mafya babasının, sizin gazinolarda iş yapmanızı engellediğini söylemişsiniz. Kim engellemişti? Nedeni nedir?
İzmir fuarı döneminde bir gazinoda sahne alıyordum. Baş patron Of’lu Hüseyin Cevahir’di. Ajda Pekkan, Bülent Ersoy, Cem Karaca’nın da olduğu, kalabalık bir kadro ile gitmiştik. O sırada, sevgilimin intihara teşebbüs ettiği haberini aldım. Müdüriyetten izin alıp acilen Ankara’ya gittim ama Hüseyin Cevahir’e bu durum haber verilmemiş. Döndüğümde ise, Hüseyin Cevahir “Nasıl izin almadan gidersin?, Programa nasıl gelmezsin’’ diye, bütün kalabalık kadronun ortasında, bana bağırarak çıkıştı. Ben de çok mağrur ve grurlu bir çocuktum. Hiç tavizim yoktu ki zaten piyasada tutunamamın sebebi de budur. Ben de ona çıkıştım. Hemen eşyalarımı topladım tam gidecekken Cem Karaca yanıma geldi. Beni gitmemem için ikna etmeye çalıştı. Çok dil döktü. Halbuki öyle kalabalık bir kadro vardı ki bana ihtiyaç bile yoktu. Ona rağmen Cem, dostluk adına benim gitmeme engel olmuştu. Cem’in benim için çabalamasını hiç unutamayacağım. Programa devam ettim. O gazino çalışması benim için son oldu. Daha sonra hiçbir gazinoda bana iş verilmedi. Meğer Of’lu Hüseyin, herkesin el pençe divan durduğu, gazino piyasasının mafyasıymış. Bana bağırmasına karşılık verdiğim için işime mani oldu. Ben de lüks otellerde program yaptım.
70’li yıllarda, bu dönemde olduğu gibi yıldızı anında parlayan, sonra da yok olan şarkıcılar var mıydı?
O zaman çıkış yapmak zordu. TRT’nin denetimi vardı. Söz, müzik, yorumcu ayrı ayrı denetilirlerdi. Denetimler zaman zaman siyasi iktidarlara paralel olarak, her geçen yıl daha da sıkılaşırdı. Bir ara sözcük yasaklarıyla uğraştık. Mesela ‘’özgür’’ kelimesi yasaktı. Ben de bir parçamdaki ‘’özgür’’ kelimesini, ‘’hür’’ olarak değiştirmiştim. Mesala gırtlak namesi de yasaktı. ‘’Bir gün beni ararsan’’ parçamı nameli söylediğim için, önce denetimden geçirmediler, geri döndü. ‘’Solistin üslubu, hafif müzik üslubunun dışında’’ diye kabul etmemişlerdi. Denetim kurulu klasikçilerden oluşuyordu ve pop müziği bilmiyorlardı. Onlar için yeni bir şeydi. Sezen Aksu için denetim kurulu toplanmış, 3 saat tartışmışlar ve Sezen Aksu’nun, hangi gırtlağa sahip olduğuna bir türlü karar verememişler. En sonunda, Endülüs gırtlağı olduğuna karar verip, Sezen Aksu’yu denetimden geçirmişler. Bana da alaturka gırtlağı deyip denetimden geçirmemişlerdi. Türk Hafif Müziği yaparken, Türk gırtlağı yasaktı ama Endülüs ve İspanyol gırtlağı geçiyordu. Her şeye rağmen TRT, hepimiz için çok iyi bir okul oldu.
Bir sosyal paylaşım sitesinde, görücü usulü evlenmek istediğinizi yazmışsınız. Gerçekten istiyor musunuz?
İnsan, yaşadığı uzun süreli ilişkilerde bazen tıkanıp kalıyor. O sözü de, uzun soluklu bir ilişkiden yeni ayrıldığım dönemde yazmıştım. Birlikte yaşıyorsun, senelerce her şeyi paylaşıyorsun, bir şeyler tükendiğinde de birden gelenekselci kesilip, ‘’ailem ne der’’ deyip, evlenmeye kalkışıyorsun. İlişkide çıkarlar oluşmaya başlıyor. Öte yandan görücü usulü evliliklere bakıyorsun, en uzun evlilikleri onlar yaşıyorlar. O nedenle benim için gerekli olan, görücü usulü evliliktir diye düşündüm.
Seçme şansının çok olması da etkiliyor olabilir mi?
Evet, çok alternatif olmamalı. Alternatifler arttıkça kararsızlık artıyor. Zaten ileride evlilikleri bilgisayarla yapacaklar diye düşünüyorum. Bunu belki de devlet yapacak. İnsanlar bütün bilgilerini bilgisayara girecek, bilgisayar senin için en iyisini bulup ‘’senin için bundan daha iyisi yok’’ deyip yollayacak. Durum onu gösteriyor.
Nilgün Belgün ile zamanında fırtınalı bir aşk yaşamışsınız?
Evet, ikimizin de sanatçı olması, yaşadığımız aşkı derinleştirdi. Tabii ben saf bir Anadolu çocuğu iken ,O İstanbul’lu Bizanslı kadındı ve benim hakkımdan geldi. Ama Nilgün’e olan aşkım sayesinde birçok şarkı yaptım. Sağolsun bu sayede çok ekmeğini yedim diyebilirim. Şarkılarımı yazmam için iyi bir tetikleyici oldu.
Nilgün Belgün ile daha sonradan çok iyi arkadaş olmuşsunuz. Sık sık görüşüyor musunuz?
Sık sık küsüyoruz desem daha doğru olur. Küstüğümüzde ben de aramıyorum, O da aramıyor. Ben geçtiğimiz yaz bir ameliyat geçirmiştim. Geçmiş olsun demek için aradı, ben de barıştım. Ama yine küstük.
Neden?
Geçtiğimiz Kurban Bayramından evvel, birlikte Günay restorana Bülent Ersoy’u dinlemeye gittik. Bülent hanım beni sahneye davet etti. Bülent hanımla bir düet yaptıktan sonra, ben de geceye renk gelsin diye, Nilgün’ü sahneye çağırdım. Masamıza geri döndüğümüzde Nilgün ‘’sen benim kariyerimle oynayamazsın, niye şarkı söylettin’’ diye bana kızdı. Ben de sinirlendim, onu masada terk ettim, çıktım. Kariyeriyle alakası yoktu. Şarkıcı olarak kariyer yapmış olsa, söylediği doğru olurdu.
Daha sonra hiç görüşmediniz mi?
Hayır, O aramaz ben de aramam. Ben de az domuz değilimdir ama haksız olsam arardım.
Ruhu şad olsun, Aysel Gürel de size aşıkmış öyle mi?
Evet, Sezen Aksu’nun seslendirdiği ‘’Sarışın’’ parçasını bana yaptığını söylemişti. Hatta bana ‘’ Bak senden ekmek yiyorum’’ demişti. Aysel Gürel, benim için çok iyi bir hayat okulu olmuştur. Özellikle benim gibi, taşradan henüz yeni gelmiş bir şarkıcıya, iyi bir yol göstericisi olmuştur. Beni bozan odur. Beni hayatın gerçekleriyle karşılaştıran Aysel Gürel’dir.
“Fenerbahçe’ye atom bombası attılar”
Müzik yapımcısı ve spor yazarı Ercan Saatçi, Milli Takım’ın başarısızlığındaki en büyük etkenlerden birinin takımdaki Fenerbahçeli futbolcuların sayısının azlığı olduğunu söyledi. Saatçi, Fenerbahçe’nin kendi milli mücadelesini vermeye devam ettiğini belirtirken, takımın forvet oyuncularından Bienvenu’ya da ateş püskürdü. Ercan Saatçi, JÖNTÜRK’ten Sema Sezen’in sorularını yanıtladı:
‘’Fenerbahçe kendi milli mücadelesini veriyor’’ demişsiniz. Bu konuyu ayrıntılı anlatır mısınız?
Bu sözün içinde biraz ironi var. Fenerbahçe’nin hem bu dönemde hem de tarihte geçirdiği zor dönemler var. Milli mücadele yıllarında tarihte Fenerbahçe’nin çok önemli bir konumu var. Fenerbahçe Kurtuluş savaşı yıllarındayken Anadolu’ya silah kaçıran ve askerlerimize maddi-manevi desteklerde bulunan bir kluptür. Bu Fenerbahçeliler için her zaman bir övünç kaynağı olmuştur. Dolayısıyla ‘’milli mücadelesini veriyor’’ sözü ile hem tarihteki o döneme atıfta bulunmak hem de şu anki yaşanan zorluklara dikkat çekmek istedim.
Milli mücadele demişken, üç büyük kulüp de Atatürk’ün kendi takımından olduğunu söylüyor. Asıl olan nedir?
Mustafa Kemal Atatürk Fenerbahçelidir. Atatürk’ün Fenerbahçeli olduğunu ispatlamak için herhangi bir maçta Fenerbahçe bayrağını sallarken görüntülenmesine gerek yoktur. Atatürk, Kurtuluş savaşında bizlere bu ülkeyi armağan ederken, öyle hassas planlar ve organizasyonlar yapmış ki, Fenerbahçe kulübünü de bu organizasyonların içine katmış. Milli Mücadele’de silahların Anadolu’ya götürülmesi planı zaten karargahta belirlenmiş. Fenerbahçe kendi kendine silahları götürmemiştir. Böyle bir eylemi gerçekleştirmek için bir organizasyona dahil olmak gerekir. Öte yandan spor kulüplerinin Atatürk’ü sahiplenmesi çok doğaldır. Atatürk hepimizindir.
Bunca yaşanan olaydan sonra Fenerbahçeli futbolcuların ve taraftarın psikolojileri nasıl?
Biz alnımızın teriyle mücadele ettik ve şampiyon olduk. Şimdi bir daha şampiyon olacağız. Futbolcular ve taraftarlar şike iddiasından sonra şok geçirdi. Profesyonel bir futbolcusunuz , bir kulüpte oynuyorsunuz ama başkanınız cezaevine alınıyor ve durumun ne olduğu bilinmiyor. Aziz Yıldırım suçsuz da çıkabilir, savcı haklı da çıkabilir ama bu durum tüm Fenerbahçe’ye yüklenmemelidir. Futbol insanlar için, coşku, umut, heyecan, mutluluk, üzüntü demektir. Bunları büyük taraftarı olan bir kulübün elinden alırsanız kaosa sürüklenir. Allahtan aklı başında taraftara sahibiz ve yöneticiler kontrollü davranıyorlar da bir ayaklanma çıkmıyor. Yoksa taraftarlar da durumu protesto etmek istiyorlar. En son 10 kasımda, binlerce Fenerbahçe üniformalı taraftarlar, Anıtkabir’de toplanıp Ata’ya şikayete gittiler. Bu travmatik olaylardan sonra Fenerbahçe çok büyük hasar aldı. Nasıl Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atıldıktan sonra Japonların toparlanması zor olduysa, bizim için de bu travmayı atlatmak zor olacak. Eğer bütün kluplerle ilgili enine boyuna araştırma ve soruşturma yaparlarsa, bunun sonucuna katlanmayı göze alırlarsa, durum daha adil olacaktır. Böyle travmatik durumun içinde kalan bir takım maddi manevi dağılabilirdi. Bir de bunun toplumsal ve sosyolojik boyutu var. Fenerbahçe Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütüdür. Bu kulübün içinde her türlü siyasi görüşe sahip, her dine mensup, her meslekten insanlar var. Fenerbahçe Cumhuriyeti yakıştırması doğrudur. Evet Fenerbahçe sınırları çizilmemiş bir Cumhuriyettir.
Bu zor süreç, Fenerbahçeli futbolcuların maçtaki performanslarını ve özel yaşamlarını ne yönde etkiledi?
Elbette futbolcuları üzdü ama bir yandan da birbirlerine sarılmasını ve daha çok kenetlenmesini sağladı. Futbolcuların kenetlenmesinde Aykut Hoca’nın çok büyük etkisi var. Fenerbahçeli futbolcuların motivasyonu düşecekken Aykut hoca durumu tam tersine çevirmeyi başardı. Fenerbahçeli futbolcular bu olayı protesto etmeye de devam ediyorlar. Mesela Volkan, Aziz Yıldırım’ın içeri alınmasını protesto edip sakalını kesmiyor ve ‘’ Aziz Yıldırım çıkmadan sakalımı kesmeyeceğim’’ diyor. Zaten futbolcuların sahaya çıkışlarında, idmanlarında, her şeylerinde bir başkaldırı var. Bunu net görebiliyorsunuz.
Fenerbahçe’nin forveti Bienvenu’nun formsuzluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok kötü. Bienvenu bu travmatik dönemde Fenerbahçe’nin içinde olsaydı belki daha farklı oynardı. Ama objektif olarak baktığımda Bienvenu bir Fenerbahçe futbolcusu değil.
Milli takımının başarısız olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Milli takımın düşüşünde Fenerbahçeli futbolcuların az sayıda olmasının büyük payı var diye düşünüyorum. Kadroyu oluştururken, Fenerbahçeli futbolcuların yaşadığı travmatik olaydan dolayı, iyi performans sergileyemeyeceklerini düşünmüş olabilirler.
Milli maçtaki yuhalanma olayından sonra futbolcularla görüştünüz mü?
Görüşmedim, çok sinirim bozuldu. Bu maç Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşması değil, milli maçtı. Ay Yıldız’lı üniforma önemli olmalıydı, içindekinin kim olduğu önemli olmamalıydı. Bu yuhalanma bölündüğümüzün resmidir. Allah göstermesin bir savaş çıksa, çarpışırken sen Fenerbahçelisin sen Galatasaraylısın mı diyeceğiz! Ülkemizin birliğe en çok ihtiyacı olduğu dönemde yaşıyoruz.
Bu taraftarın da suçu değildir. Bu durum kesinlikle Tv’lerde, gazetelerde ahkam kesen yorumcuların suçudur.
NOT: Saatçi, çok yakında yeni bir albüm çıkaracağının da müjdesini verdi.
“Önce jüri üyeleri öğrensin de…”
Türkiye’nin sevilen seslerinden (Uzun süredir pek ses vermiyordu) Ege, açtı ağzını yumdu gözünü. Sanatçı, artık Türkiye’de müzikle uğraşmanın “enayilik” olduğunu söylerken, televizyonlardaki şarkı yarışmalarını da topa tuttu. Ege, JÖNTÜRK’ten Sema Sezen’in sorularını yanıtladı: Devamı
“Erdoğan, ‘şekermiş’ dedim, ama”

“Türk ordusuna üzülüyorum!”
Dünyanın sayılı kontrtenorlarından Dağıstan kökenli Rus sanatçı Ahmed Ahmedov, ”Küçükken okuduğumuz kitaplarda ‘Dünyanın en disiplinli ordusu Mustafa Kemal’in kurduğu Türk Silahlı Kuvvetleri’dir’ diye yazıyordu. Ama şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin durumuna üzülüyorum” dedi. Devamı
“Topaloğlu’nu ben uzaylı yaptım”
Bir yıl önce “Uzaylılar spermlerimi çaldı” dedi şok etkisi yarattı, şimdi de “Uzaylı Türkücü” olarak tanınan Mustafa Topaloğlu’na “”uzaylı fikrini” kendisinin verdiğini söyledi. Evet, Türk Pop Müziği’nin duayen ismi Erol Büyükburç, JÖNTÜRK’ten Sema Sezen’le “Little Lucy” temposunda konuştu. İşte o konuşma:
JÖNTÜRK: Uzaylılarla bağlantınız nedir o konuyla ilgili yeni bir durum gelişme var mı?
EROL BÜYÜKBURÇ: Bakın size ilginç bir anımı anlatayım da gülün. Gülhane etkinlikleri kapanmadan 2-3 yıl önce ben, Selami Şahin, Mustafa Topaloğlu ve Gülhane etkinlikleri müdürü Oktay Ülkü Güner bahçede oturuyorduk.Mustafa Topaloğlu benim yenilikleri çok iyi düşündüğümü ve kendisi için de yeni fikirler bulabileceğimi söyledi. Biraz düşündükten sonra ona “Ben uzaylıyım desene. Senin karakterinde buna uyar. İnsanlar inanırlar” dedim. Mustafa da gülerek “Aman ağabey bana deli derler” dedi. Ben de aksine çok ilgi çekebileceğini söyledim ve öyle de oldu.
JÖNTÜRK:Bazı şeyler sizin içinize doğuyor. Depremle ilgili yaşanan garip bir şeyler olmuştu galiba..
EROL BÜYÜKBURÇ: Evet. Yıllar önce olan şiddetli bir depremi hissedip arkadaşlarımı uyarmıştım. Evde durmayın o saatlerde dışarlarda olun dedim. Gerçekten de deprem oldu. Bunun tam olarak nedenini bilmiyorum ama içime doğmuştu ve gerçekleşti.
JÖNTÜRK: Sizin idolünüz kimdi?
E.BUYUKBURC: Elbette Elvis Presley. O tüm bir nesli etkiledi benim gibi.
JÖNTÜRK:Elvis hayatınızı çok mu etkiledi?
EROL BÜYÜKBURÇ: Söylesem inanmazsınız ama seneler önce ben henüz ünlü değilken rüyamda gördüğüm Elvis Presley’in de olduğu salonda 15 yıl sonra konser verdim. Rüyamda bir konser salonunda Elvis Presley ve Frank Sinatra konser veriyordu. Kendimi boşlukta süzülürcesine hissettim. Adeta uçuyordum ve Elvis Presley’in yanına kondum.
JÖNTÜRK: Peki sonra neler oldu?
EROL BÜYÜKBURÇ: Tamı tamına 15 yıl sonra London Palladium’a konser için gittim. Benden önce konser veren sanatçıları izliyordum. Karşımda da kraliyet ailesi oturuyordu. Kafamı kaldırdım etrafa bakınırken birden farkettim ki bu salon 15 sene önce rüyamda gördüğüm Elvis’in yanına uçarak konduğum konser salonuydu.. Tom Jones’tan tam 2 gün sonra ben de o salonda konser verdim.
JÖNTÜRK: Kızınız Ajlan’la ilgili olarak “kötü baba” denildi sizin için…
EROL BÜYÜKBURÇ: Ajlanla aramızda olan herşey çok önemliydi. O benim kızımdı. Kendi özel hayatında sorunları vardı. Ölüm haberini aldığımda kalp krizi geçirdim ölümlerden döndüm. Ama gazetelerde böyle yazılmadı çizilmedi. Kötü baba olarak bilindim. Ama olsun önemli değil ben neler olduğunu biliyorum.
JÖNTÜRK: Çok teşekkür ederiz…

Twitter
Facebook







